Hakkımda

Fotoğrafım
Hep yazsak hiç konuşmasak.

10 Haziran 2010 Perşembe

İsmi de, Hissettiğim de Sevgi'ydi.


Kaymakamlıktan hızlı adımlarla çıkarken çay ocağındaki radyoda en sevdiği türkünün çaldığını fark etti. Kafasını sesin geldiği yöne çevirdi. Belli ki türkü iyi gelmemişti bünyesine. Adımları yavaşladı. Kapının önüne zor attı kendini. Gömleğinin cebinden evde sardığı sigaralarla dolu plağını çıkarıp içinden bir sigara aldı ve yaktı. Dirseklerini merdivenlerin yanındaki korkuluğa dayayıp sigarasını içti. Sigarası bitince kravatını gevşetip gömleğini pantolonunun üstüne çıkardı ve arabaya doğru yürümeye başladı. Yazın en sıcak günlerinde kurak orta anadolunun bu kurak ilçesinde tek serinleticisi küçük bir vantilatör olan kaymakamlıkta staj yapmak zor geliyor olmalıydı. Yılın yarısından fazlasını yurtdışında inşaat işçisi olarak geçiren babasının son geldiğinde aldığı, bu küçük ilçe için büyük bir havası olan arabasını çalıştırdı. Annesinin, gelirken almayı unutma dediği mutfak malzemelerini almak için şehrin tek büyük caddesindeki markete geldi. Aldıklarının parasını ödedi ve poşetleri arabanın bagajına koydu.

Eve doğru çıkarken yine en sevdiği türküyü duydu. Kafasını çevirdiğinde yan apartmandaki komşuların halı yıkarken bu türküyü söylediğini gördü. Bir gün içinde bu anı iki kere yaşamak şaşırttı onu. İstanbul’da okulu devam ederken her akşam yurt odasındaki arkadaşına bağlamasıyla bu türküyü çalmasını rica ederdi. Ancak bu sebepsiz değildi. Sebebi ise sevgiydi. İsmi de, hissettiği de Sevgi.. Anne tarafından uzaktan bir akrabasının kızıydı. Her şeyi göze alarak başlamışlardı ilişkilerine. Büyük sözler verilmiş, ailelerde işin içine girmişti.

Bir gün biranede otururken babasının; “Oğlum sen ailemizin tek erkek çocuğusun. Üzülmeni hiç istemem. Sevgi konusunda ciddi misin?” Sorusu üzerine; “Ciddiyim baba. Ancak senin bu soruyu sormandaki sebep farklı.. Bu soruyu soruyorsun çünkü kızın kürt olması hoşuna gitmiyor. Yıllarca her gittiğin yerde ben kürt gelin almam diyebildin. Büyük konuştun. Şimdi ise bu durum senin için gurur kırıcı oluyor. Ama ben onun için her şeyi göze aldım” demişti. Babası kahrolmuştu fakat sırf oğlu üzülmesin diye sesini çıkarmamıştı.



Ancak ne olduysa bir ay sonra olmuş ve bir anda ayrılmışlardı. Ayrıldıklarında İstanbul'daydı. Apar topar memleketine dönmüştü ancak kimse neden ayrıldıklarını bilmiyor, ikisi de anlatmıyordu. Üzüntüden öyle kötü duruma gelmişti ki, annesi, boğazından bir lokma yemek geçsin diye akşama kadar yalvarıyordu. Haftalar geçti ancak herkesi üzen bu durumla ilgili tek kelime çıkmadı ağzından. Bu durum psikolojik olarak da etkiledi onu. Durup dururken ağlama krizleri geçiriyor, kafasını duvarlara vuruyordu. Bunun ilk farkına varan ailenin okumuş dayısı onu doktora götürmesi gerektiğini artık bunu herkesin yaptığını uygun bir dille ifade etmeye çalışmıştı. Başarılı da olmuştu. Doktorun verdiği ilaçlar etkili olmuştu. İlaç kullanmadan ne zaman iyileşeceği ise tam bir muammaydı. Bu süreçte güç bela okulunu bitirdi ve tekrar memleketine döndü. İstanbul iyi gelmişti. Memleketinde boş gezip sürekli yaşananları düşünmesin diye de kaymakamlıkta staja başlamıştı.

Eve girip poşetleri mutfağa bıraktığında o kadar dalgındı ki salonda oturan dayısı ve annesine selam vermeden odasına geçti. Dayısı ise bunun farkına varmış olacak ki kapısını çaldı. İçeri girdi. Onu camda sigara içerken buldu. Dayısı da geçti yanına ve bir sigarada o yaktı. Konuşmadan sigaralarını bitirdiler. Daha sonra dayısının hadi gel biraz dolaşalım teklifini kabul etti ve dışarı çıktılar. Arabaya bindiler ve Kızılırmak kenarına varana kadar hiç konuşmadılar.

Büyük bir taşın üstüne oturup Kızılırmak’ı seyre daldıklarında dayısı sessizliği bozdu ve anlat bakalım dedi. Bir yılı aşkın süredir bu soruya karşılığı anlatmam demekti. Fakat bu sefer ne olduysa ağzından bu kelime duyulmadı. Bayadır görülmeyen gözyaşları Kızılırmak’a dökülürken benim aptallığım dedi. “Aptallık insanın en çok yaptığıdır ne var ki bunda” dedi dayısı. “Ailemi karşıma aldım. Her yerde bir sürü laf çıktı. Ama ben ne yaptım İstanbul'da bir kızın gülümsemesine kandım” dedi. Dayısında ses yoktu daha fazla şey anlatmasını ve rahatlamasını bekliyordu. “Nasıl olsa bekler beni Sevgi memlekette, burada biraz kızlarla takılmışım n'olcak diye düşündüm” diye devam etti. Ama ben bu durumu da yüzüme gözüme bulaştırdım. İstanbul'daki kıza atacağım mesajı yanlışlıkla Sevgiye attım ve normal olarak bitti, bende bittim dedi. Bunları anlatırken arabada açık bıraktıkları radyodan gün içinde iki kere duyduğu türküyü üçüncü kez dinliyordu. Türküde " Seni ilelebet benimsin sandım" diyordu. Yüzünde bir tebessüm vardı. Onu ilelebet benim sandım dedi.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Bir bahar sabahı yürüdüm sahile doğru. Sis var denizin üstünde. Balıkçılar içinden geçip gidemiyor açıklara. Hepsi oturmuş kahvede söyleniyor. Güneşin bile gücü yetmiyor sisi delip geçmeye. Eminim o da söyleniyordur. Bense sakinim. Sigaram dudaklarımda. Elimde bir öykü kitabı. İçinden seçip okumaya başlıyorum bir tanesini. Bir bahar sabahı diye başlıyor..

Birader Önce O Eli Bi İndir!

Polis aracı geldiğinde bir boks maçı edasında köşelerimize çekilmiş kanayan yerlerimize pansuman yaptırmakla meşguldük. Polisin bizi çevreleyen kalabalığı aşması için neredeyse bir panzere ihtiyacı vardı. İnsanımızdaki anlamsız olaylara karşı merakı, ilime, irfana yönlendirmeyi başarsak dünyanın sayılı ülkelerinden biri olurduk hissi var içimde. Ancak şu anda kapıldığım tek his elmacık kemiğimin sızlaması.

Genç polis kavgaya karışanlar kimler dedi. Ben ve o hemen parmak kaldırdık. Ben ki bildiğim bir soru karşısında bile sınıfta parmak kaldırmaya çekinmiş biri tam aksine gururla ve şevkle işaret parmağımı kaldırdım. Kafasında kepi, belinde copu ve silahı olan polislerden en irisi olayı biri anlatsın dediğinde ringi çevreleyen kalabalık hızlı bir şekilde dağılmaya başladı. Son kalanlarda birbirlerine baktı ve içlerinde en uzun, sesi en kalın olanı aman şimdi şahit falan yazarlar bizde yavaştan tüyelim dedi. Etraf iyice sessizleşmişti.



Baktım kimse konuşmayacak girdim lafa. Komiserim dedim; ben otuz senedir bu semtte esnaflık yapan, herkesin tanıdığı ve güvendiği biriyim. Bu semtin çocuklarının nasıl büyüdüklerini, yaşlılarının son günlerini ve gençlerinin nasıl olgunlaştıklarından tutunda bu semtte oturan hemen hemen herkesin tüm dertlerini ve sevinçlerini bilirim. Mesleğim gereği bilirim. Yüz gram salam keserken, bir küçüğü gazete kağıdına sararken veya iki yüz elli gram eski kaşar doğrarken insanlar ne var ne yoksa anlatır. Ya da anlatırdı desem daha doğru olacak. Bu samimiyet öyle ileri giderdi ki yeri gelir mahallede babası olmayan bir delikanlının babası olur kız istemeye gider, yeri gelir sarhoşken eve alınmayan zıpkın delikanlıları evimde misafir ederdim. Bu anlattığım gençler şu anda gençliklerini özlemle anma yaşına gelmişlerdir.

Bunları bana neden anlatıyorsun amca dedi diğerlerinden yaşlıca olan polis. Sonra devam etti; kavgayı niye yaptınız onu anlat. Ben sana zaten kavganın sebebini anlatıyorum sabret dedim. Bunu dememle birlikte polislerden yeni olduğu her halinden belli olanı komiserimle düzgün konuş dedi. Vay yalaka. Ciddiye almadım. Komiseri tepki vermeyince sündü olduğu yerde.

Devam ettim anlatmaya; Ancak anladım ki bu mahallelide yeni sevdasına kapıldı. Kendinden olanı, özünü unutmaya meyilli çıktı. Neden mi? Bundan bir sene önce dükkânımın tam karşısına bir market açıldı. Bakkalımın, sağımdaki manavın ve solumdaki kasabın işlerini tek başına görebilen büyük bir market.. Önceleri bizleri bırakmayan semt ahalisi günler ilerledikçe, indirim yazıları çarşaf çarşaf yazılınca ve halk günü denilen insanı halktan soğutan günler geldikçe uğramamaya başladı. Tek sattığım şeylerin ekmek ve sigara olması evimi geçindirmemi zorlaştırdı. Müşterilerimden sonra bu duruma daha fazla dayanamayacağını söyleyen yirmi beş yıllık karımda beni terk etti. Bende dayanamadım koştum hayatımı mahveden markete, yapıştım genç müdürün yakasına. Önce ayırdılar bizi. Sonra atışmaya başladık. Hiç vicdanın sızlamıyor mu perişan ettiniz beni dedim. Büyük balık küçük balığı yer dedi. Elimi kaldırarak bir şeyler söylemeye çalıştım. Birader önce o eli bi indir dedi. İndirmem dedim. Lafımı bitirmemle beraber dayağı yedim.

Kar



Yabancı olduğum yalnızlıkla baş başayım. Evimde ve odamda.. Elektrikler kesik ve duvardaki saatin tik takları sinirimi bozuyor. Pencereden içeri süzülen kısık ay ışığı altında bir şeyler yazmaya çabalıyorum ancak duvardaki saatin aşırı düzenli ritmi buna izin vermiyor. Elektriklerin gelmediği her saniye ise odamdaki karanlık içime dolmakta.. Dayanılacak gibi değil.

Sigara içmeliyim. Elimle sigara paketini arıyorum. Sabahtan beri en sık yaptığım ikinci eylem anti depresan ilacının kutusundan sonra sigara kutusunu aramak. Karanlık beynime de dolmaya başlamış olsa gerek, paketi nereye koyduğumu hatırlayamaz oldum. En sonunda sabahtan beri üzerlerine saçma sapan şeyler yazdığım, kayda değer tek bir cümlenin bile bulunmadığı kâğıtların altında buldum onu. Boştu. Bu durum bir hayli üzdü beni.

Ardından keşke bir şeyler dinleyebilsem diye düşünüyorum. Ancak müzik dinleyebileceğim aletlerin hiç biri elektriksiz çalışmıyor. Tek dinlediğim şeyin duvardaki saatin sesi olması sinirlerimi alt üst ediyor. Kalktım ve saatin pillerini çıkardım. Ancak hiçbir şeye yaramadı. Omuzlarıma binen sıkıntıyla birlikte odamın ortasında küçüldükçe küçülüyorum. Daha fazla dayanamayacağım. Kapının arkasında asılı duran montumu aldığım gibi dışarı atıyorum kendimi.

Sokaklar ışıksız, gökyüzü ışıksız. Ne bir sokak lambası ne bir yıldız parıltısı ne de az önce odamı aydınlatan ay ışığı.. Gecenin karanlığında ve lapa lapa yağan karın altında yürümek odamdaki kasvetten iyidir diyor ve devam ediyorum.

Gecenin karanlığını beyaza bürüyen melekler iniyor gökten. Çok şiddetli bir şekilde hem de… Yürümek zorlaşıyor. Yağan şiddetli kardan dolayı kaldıramadığım kafamı hafifçe yukarı doğrultuyorum. Önümde yürüyen bir adam.. Normal bir insanın aksine bu soğuk havada incecik giyinmiş. Bende de aynısı olan bir tişört, yine benim pantolonumun aynısı ve aynı ayakkabılar.. Kardan zor açabildiğim gözlerimle gördüklerim bunlar. Ancak yanılıyor da olabilirim.



Kafasını omuzlarının arasına saklamış ve kolları, duvarımdaki saatin sesi kadar düzenli bir şekilde ileri geri sallanırken yürümesine devam ediyor. Ne yalan söyleyeyim, ıssız bir gecede, sokakta benden başka birinin geziniyor olması güven veriyor. Her ne kadar gördüğüm insan pek normal olmasa da. Bu anormallik onu takip etmeye karar vermeme sebep oluyor. Bu kararın anlamsızlığının farkında olsam da karşı konulamaz bir merak onun peşinden ayrılmamı engelliyor. Mümkün olduğunca az ses çıkarmaya çalışıyorum. Aramızda ki mesafenin kapanmaması için de onunla aynı ritimde adımlar atmaya dikkat ediyorum. Yürüdükçe yürüyor ancak bu soğukta hiç bir üşüme belirtisi göstermiyor.

Düz devam eden yolda yürürken birden sola döndü. Bende döndüm. Sonra sağa ve tekrar sola.. Bu istikamet canım sıkkınken yürüyüş yaptığım yolun aynısıydı. Karşıdan karşıya geçmesi gerekiyordu bu istikameti devam ettirebilmesi için. Öyle de yaptı. Ne sağa ne de sola baktı karşıdan karşıya geçerken. Ve karşı kaldırıma ayak basar basmaz durdu. Beni görmemesi için ne yapacağımı şaşırdım. Yolun ortasında öylece kalakaldım.


Bana doğru dönmeye başladı. Korkuyorum. Ancak bir anda kayboldu. Önce şiddetini arttıran kardan dolayı göremediğimi zannettim ama tekrar tekrar baktım. Karşımda değil. Kimse yok. Aldığım ilaçların etkisi sanırım. Şu an hayal görmemden daha normal ne olabilir ki? Bir daha bu kadar çok anti depresan kullanmamam gerek. Tüm bunları aklımdan geçirirken yolun ortasında olduğumu unuttum. Karın etkisiyle yokuş aşağı kayarak gelen ve kontrolden çıkan kamyondan ise hiç haberim yoktu. Anladım ki o yürüyen hayal beni ölümle tanıştırıyor..

Cenazemden Sonra

Eşim uyandırdı. Saat gecenin üçü. Sayıklamışım. Bu ara çok yoruluyorsun dedi. Evet çok yoruluyorum. Hayatın sürat yaptığı bir dönemdeyim. Gazetede okudum; yoğun iş temposunu hafifletecek, yorgunluğa çare olacak bir yöntem yazıyordu dedi. Para tuzağı. Hem vaktim mi var değişik yöntemler uygulamaya.

Çok garip davranıyordum eşime. Nedensiz. Bu arada, gece lambasının loş ışığında, bir çift tedirgin gözü beni izlerken yakaladım. Ardından dikkatim, hareketlenmeye başlayan iki titrek dudağa kaydı; Neyin var? Tavana baktım; Karanlık. Dışarı baktım; Karanlık. Rüyamda ne gördüğümü düşündüm; Karanlık. Bu ara bir şeyden korkuyorum ama bu korkuya bir isim koyamıyorum dedim. Bana doğru uzanan ve yanaklarıma konan bir çift el, ardından sarf edilen kelimeler; hadi şimdi yatalım. İyice dinlen. Sabah iş yerini arar, izin alırsın. Doktora gideriz. Gerçi sen doktora gitmezsin ama.. Evet nefret ediyordum doktorlardan ve hastanelerden. Her huyumu, sevdiğim, nefret ettiğim her şeyi bilirdi. Güldüm. Ben gülünce eşimin gözündeki tedirginlik yok oldu. Titreyen dudaklar normale döndü. Seviyorum onu. Hemde çok. Öptüm alnından. Sokuldu yanıma en saf ancak en ürkek haliyle. Tekrar uyumaya çalıştık.

Güneş odayı aydınlatmaya başlıyordu. Uzun yıllar karanlıktan bu kadar korkmamıştım; gece lambası açık uyuyacak kadar.. Bu yüzden güneş bünyeme ilaç gibi geldi. Dar ve karanlık bir tünelden çıkmıştım sanki. Kalktığımda yatağımda değildim ama yatağa baktığımda kendimi görüyordum, yanımda da eşim. Garip. Bende herhangi bir kıpırtı yok. Normalde nasılda deli yatarım. Eşim hareketlenmeye başladı. Her sabah çalmaması için dua ettiğim alarm formundan hiçbir şey kaybetmemişçesine çığlık atıyor. Bir film izler gibi izliyordum kendimi ve karımı. Alarmla birlikte uyandı, her sabah olduğu gibi uyanmam için öptü beni.Ardından bir daha öptü. Kısık gözleri, gecenin sıcaklığında al al olmuş yanakları ve kendisine ayrı bir hava katan o salaş haliyle ne de güzel duruyordu. Öpücüklerine karşılık vermemem onda oyun oynuyormuşum hissi uyandırdı. Günler önce kaybettiği gülümsemesi, gül sepeti halinde belirmişti yüzünde. Ama biraz kısa sürdü. Sallamaya başladı beni. Tepki yok. Beyaz, yanaklarındaki kırmızıyı yavaş yavaş silip geçti. Sonunda nabzıma bakmak aklına geldi. Durmuş. Ölmüştüm.

Odamda, kefenin içinde, başım kıbleye dönük yatırmışlar vücudumu. Üstümde de bir çelik bıçak. Başıma iki komşu geldi. Binaya yeni taşındığımızdan çok içli dışlı değiliz. Daha birbirimizin balkonunda oturupta ülke kurtarma seviyesine gelmemiştik yani. Kefeni kaldırıp yüzüme baktılar. Sonra vah vah çok gençti diyip, sıkıcı bir kitabın kapağını kapatır gibi geri örttüler. Bir iki dua ve artık ben onlar için bitmiştim. Eşleri, teselli ve başsağlığı için yan odadaydılar. Akrabalarımızın gelmesini yani nöbet değişimini bekliyorlardı. Kocalarını da benim yanıma yolladılar. Başımda önce maç muhabbetleri yapmaya başladılar. Dedim ya; ben onlar için artık bitmiştim. Biri hakeme, biri futbolculara yüklendi. Biraz tartıştılar. Ardından ekonomideki yanlışlara değindiler. Böyle giderse kriz olabilirmiş. Keşke paraları dövize yatırsaydım. Eşim rahat ederdi. Son olaraksa konu ister istemez siyasete geldi. Ülke iyice çözümü güç sorunlara gömülmüş. Ama şükürler olsun ki ülkeyi kurtarmayı başardılar. Balkonda yapamadığımız sohbeti, beş dakikada yapmıştık. Ben biraz dışında kalsamda..

Her gelen eşime sarılıyor ve sarıldığı anda ağlamaya başlıyordu. Hemen hemen hiçbiri, kapıdan olayın ehemmiyetini kavrayabilmiş şekilde girmiyordu; Suratlarında duygusuz bir ifade, gözlerde ne yöne bakacağını şaşırmışlık ve öne eğik bir kafa.. Bu şaşkınlık, eşime doğru yaklaşıldıkça ve eşimin bulunduğu odadaki bulutlu hava fark edildikçe kayboluyordu. İşte o an, gözlerdeki kuraklık bahar yağmurlarını andıran göz yaşlarıyla ıslanıyordu; Şiddetli ancak kısa..

Kardeşim girdi yerde uzandığım odaya. Müsaade istedi komşulardan. Dışarı çıktılar. Kardeşimin gözleri şişmişti. Haberi duyduğundan beri ağlıyor sanırım. Belli ki göz yaşları bahar yağmuru gibi sahte değil. Aksine esaslı bir fırtına. Ancak kendini sıktığını görüyordum. Ellerini yumruk yapmış, ağlamamaya çalışıyor. Ölünün ruhu daha kolay çıkar diye açılan balkona çıktı. Sigara çıkardı. Yere çöktü ve kendini daha fazla tutamayıp ağlamaya başladı. Ağlarken, kelimeler cızırtılı çıkıyordu ağzından: " Lütfen kalk! Hadi sinirlen bana. Al elimden sigarayı. İçme şu zıkkımı de". Sessizlik. Biraz duruldu. Bana değilde gökyüzüne bakıyordu. Sabah güneşi, yıllardır kesmesi için dil döktüğüm saçlarını, sokaklarda beraber oynadığımız günlerdeki rengine boyamıştı; sapsarı.. Tekrar bir şeyler söylemeye başladı. Biraz sitemliydi bu sefer; sağol ya dedi ve devam etti; " Hadi annemi babamı anlıyorumda, sen niye gittin ki şimdi. Bak pazar günü yıllardır beklediğim konserde çalacağız. Bu işi yaparken hep ailemin benimle gurur duymasını istedim. Önce babam göçtü bu dünyadan, sonra annem ve şimdi de sen. Kim gurur duyacak şimdi benimle". Ben zaten hep gurur duydum seninle. Keşke söylediklerimi duyabilseydi. Bateriyi güzel çalardı kerata. Yıllarca az kafamı şişirmedi evde. Yavaş yavaş çıktı odadan. Umarım unutmaz beni.. Kapı zili hiç çalmadığı kadar sık çalıyordu kardeşim odadan çıkarken. Sıra akrabalardaydı.

Yıllarca sadece bayramdan bayrama gördüklerim, iş dolayısıyla görüştüklerim, hiç iletişim kurmayıp sadece yolda rastladıklarım.. Bunlar akraba kelimesinin mecazi anlamlarıydı benim için. Birde gerçek anlamı vardı; sık sık görüşülen, hal hatır sorulan, iyi günlerin yanında kötü günlerde de yan yana olunan akrabalar.. Şimdi ise evde oluşan sistematik düzenin içinde mecaz ve gerçek yan yana. Evin kapısında beliren önce salona giriyor, eşe dosta ölümümün nasıl gerçekleştiğini sorduktan sonra bulunduğum odaya girip dua ediyor. Birlikte yaşanmış anılar anlatılıyor ve oturma odasına, eşimin yanına geçiliyor. Her gelen daha çok ağlatıyor eşimi ve kardeşimi. Durulan göz yaşları kapıdan girenin benim nazarımdaki ehemmiyetine göre az veya çok akmaya başlıyor. Ancak eve veda vakti. Belediyenin ölü görmeye alışmış, adeta onlarla dans eden, dinamik cenaze arabası şoförü gelmişti. Kendisi gibi dinamik üç kişi istiyordu yanına. Hemen bulundu. Birisinin eskidiği için verdiği takım elbisesini giymiş badem bıyıklı şoför ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı. Biten duanın ardından taşınmaya başlandım. Ağlaşmaların, dövünmelerin ve çığlıkların şiddeti vücudum kapıya yaklaştıkça daha çok arttı. Tabuta konulup, arabaya bindirildiğimde ise bütün mahalle eşimin acısına ortak olmuştu.


İnsanın içini ısıtan güneş, birden yağmura çevirmişti. Eve gelen herkes sırılsıklamdı. Çoraplara sokulmuş paçalar, sıvanmış kollar ve çamur içindeki ayakkabılar; mezarlıktan dönenlerin çoğunda görülen manzara böyleydi. Evde kalan bayanlar ise bir yandan helva yaparken bir yandan da günlük hayatlarına geri dönmeye çalışıyorlardı. Dedikodular, eşlerinin işleri ve çocuklarının eğitimleriydi konuştukları. Erkekler sırayla elini yüzünü yıkarken kapıyı köşedeki kebapçının küçük oğlu çaldı. Yemek söylenmiş herkese. Kapıyı açan kuzenim, elindeki poşetlerin çokluğu sebebiyle ağzı kulaklarına varan çocuğa parasını verdi. Onlarca kişiyi ağlatırken, veledi güldürmeyi başarmıştım. Belkide yanılıyorumdur. Yemek yenildikten sonra ufak ufak gülüşmeler, kahkahalar kendini göstermeye başladı evin salonunda. Akrabalar kümelenmiş bir şekilde oturuyor, bana karşı olan vazifelerini bitirdiklerinden olsa gerek türlü türlü konularda konuşuyorlardı. Kimi siyasetten kimi çocuğunun gireceği sınavdan kimide yan komşusundan... Ben onlar için de bitmiştim..

Herkes yavaş yavaş ayrıldı evden. Aile protokolü gereği önce büyükler sonra ortancalar ve ardından küçükler son kez başsağlığı dileyip çıktılar evden. Sessizlik. Eşim, kardeşim ve onun eşi kalmıştı evde. Eşim bir gün önce giydiğim gömleğimi eline almış kokluyordu. İlk tanıştığımız yıllarda da, yanında olamayacağım zaman, ona aldığım bir oyuncak hayvana kokumu sıkar, ben yokken bunu kokla, bununla uyu derdim. Ne çabuk geçmişti zaman. Güzel karım benim. Ancak bir konuda hep kavga ederdik. O sade ve çok para kazanmadığımız bir hayat isterdi. Ben ise önemli bir makamda görev almayı, saygı görmeyi ve ekonomik olarak birazda olsa rahat yaşamayı isterdim. Eşim kazandı bu kavgayı. İdeallerime adım atmaya başlamışken uçup gittim dünyadan..

Güneş benim olmadığım bir dünyaya doğmuştu. Apartmanın kapıcısı her sabahki gibi ekmek ve gazetenin bulunduğu poşeti kapının koluna astı. Ölünün ayakkabıları kapının önüne koyulur adetine bizimkilerde uymuştu. Kapıcı önce ayakkabılara, sonra poşette ters duran gazetenin sürmanşetine baktı; " ÜNLÜ BATERİSTİN ACI GÜNÜ, KENENİN SON KURBANI ÜNLÜ BATERİSTİN ABİSİ OLDU." İlk defa önemsenmiştim ama ünlü bateristin abisi olarak..